Yorum Yazarsanız Seviniriz

Sosyalizm ve Din

13/4/2008 · Kategori: Siyasi Yazilar

Lenin'in sözleridir...

 

Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz açısından dini kişisel bir sorun olarak göremeyiz. Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir.
      Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir. Bunlar, devletten tamamen bağımsız, aynı düşüncedeki kişilerin oluşturduğu kurumlar niteliğinde olmalıdır. Ancak bu isteklerin kesinlikle yerine gelmesi halinde, kilisenin devlete Rus vatandaşların ise kiliseye feodal bağımlılıklarının sürdüğü, (bügüne kadar ceza yasalarımızda ve hukuk kitaplarımızda yer alan) engizisyon yasalarının var olduğu ve uygulandığı, insanları inançları ya da inançsızlıkları nedeniyle cezalandırdığı, insanların vicdan özgürlüğünü baltaladığı ve kilisenin şu ya da bu afyonlamasıyla hükümetten gelir ya da mevki sağladığı utanç verici geçmişe son verilebilir. Sosyalist proletaryanın modern devlet ve modern kiliseden istediği, kilise ile devletin birbirlerinden kesinlikle ayrılmasıdır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!

Kızıldere

3/4/2008 · Kategori: Mars ve Turkuler

 

Ölüm onları apansız yakalamadı
Ülkemizin uçsuz bucaksız sıradağlarında ve ovalarında
Kentlerin yoksul mahallelerinde
Ve uğuldayan meydanlarında
Kuşatmalar altında ve barikatlar arkasından
Sömürüye zulme boyun eğmemenin onuruyla
Ölümün üstüne yürüdü onlar
Tereddüt etmediler yok
“Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” diyerek
Türkülerle, marşlarla karşıladılar ölümü
Özgür ve eşit bir gelecek için
Canımızdan bir parça koparırcasına
En iyilerimizi verdik toprağa
Onlar, yaratılan devrimci değerlerin
Onurun, erdemin, inancın simgeleri olarak
Yüreklerimizi dolduruyor
Bilincimizi aydınlatıyor
Bizi kopmaz bağlarla bağlıyor devrime...

Oy dere kızıldere
Böyle akışın nere
Onlar biter mi sandın
Sana can vere vere oy...

Dere bizim evimiz
Suyu alın terimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz oy...

Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz oy...

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Ergenekon İddianamesi Çürük Çıktı

26/3/2008 · Kategori: Siyasi Yazilar

Size, şu Ergenekon terör örgütü denilen örgütün kimin ifadesine dayanılarak uydurulduğunu anlatacağım.
O zaman Türkiye'de hukukun nasıl siyasallaştırıldığını ve AKP'nin emrine sokulduğunu anlayacaksınız. Ve göreceksiniz ki İlhan Selçuk, Doğu Perinçek gibi isimlerin gözaltına alınması; sıradan bir olay değildir.
Olayın tarikatçilerle cumhuriyetçilerin mücadelesinin yansıması olduğunu kavrayacaksınız. Ve işin gerisinde ABD emperyalizminin bulunduğunu göreceksiniz.
***
Önce işin savcı boyutuna bakalım:
Ergenekon adı verilerek Türk kimliğinin kötü gösterilmek istendiği bu operasyondan sorumlu Savcı Zekeriya Öz'ü de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet ediyorum.
Çünkü, bu davanın iddianamesi veya iddianamenin nasıl olacağı yolunda, dinci/tarikatçi gazetelere ve burada çalışan özel görevli köşe yazarlarına bilgi sızdırılmıştır.
Bunu en açık biçimde, hükümetin sözcüsü gibi yayın yapan Yeni Şafak Gazetesi Yazarı Fehmi Koru'nun yazdıklarından anlıyoruz. Fehmi Koru; nasıl bir gelişme olacağını operasyonlardan önce yazmıştır.
Fehmi Koru, Bilderberg toplantılarına eklenerek Amerikan görevlisi haline getirilmiş isimlerden birisidir.
Yine Uzan'lardan alınıp Fethullahçı kesime verilen Star Gazetesi de bu sızdırılmış bilgileri kullanmaktadır. Bu gazeteye Ankara Temsilcisi yapılan Şamil Tayyar isimli kim olduğu bilinmeyen bir şahıs, iddianameyi sanki kendisi yazmış gibi ipuçlarını köşesine aktarmıştır. Ve polis şefi edasıyla da savcılara sanki yön vermektedir. Yine Fethullahçı sermayenin yayımladığı Bugün Gazetesi'nde operasyon daha yapılmadan iki önemli isimle ilgili haber yapılmış ve bu manşetten verilmiştir.
Yine Fethullahçı sermayenin eline geçen Sabah Gazetesi'nde Ergenekon operasyonu ile ilgili iddialar ayrıntısıyla yer almıştır.
Fethullahçılar'ın, eline Taraf diye bir gazete verdikleri, sözde solcu, Amerikan kovboyu Ahmet Altan, operasyondan önce Hitler subayı gibi, 'Darbeci Kemalistler'e Türkiye'yi dar edeceğiz!' diye köşesinde esip gürleyerek, iddianameden haberdar olduğunu açığa vuruyordu.
Demek ki bu hükümet yanlısı tarikat gazetelerine, bunların çıkarcı yazarlarına bilgi sızdırılıyor. Bu gazeteler de elde ettikleri bu bilgileri çarpıtarak dürüst, vatansever, namuslu cumhuriyetçileri karalıyorlar.
Şimdi Savcı Öz'e soruyorum: Bu, adalet midir?

TUNCAY GÜNEY
Ergenekon suçlamasında dayanak noktalarından birisi de Tuncay Güney'in ifadesi...
Tuncay Güney'i iyi tanırım. Onu size anlatayım da şu Ergenekon çetesinin nasıl uydurulduğunu anlayın:
1995-96'da ben Akşam Gazetesi'nde yazardım o ise muhabirlik yapıyordu. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Behiç Kılıç idi. O dönemde sert bir ANAP-DYP rekabeti vardı.
Özer Çiller; Behiç Kılıç'a bir fotoğraf gönderir ve bunun gerçek olup olmadığını bir gazeteci gözüyle incelemesini rica eder. Fotoğraf'ta Mesut Yılmaz bir toplantıdan çıkmaktadır ve arkasında da Abdullah Çatlı gözükmektedir.
Bu fotoğrafı, Afyon'dan milletvekilliği yapmış bir DYP'li, ANAP Lideri Mesut Yılmaz'a karşı kullanılması için 20 bin dolara birisinden satın almıştır.
Behiç Kılıç, Mustafa Dolu gibi gazetecilerin incelediği bu fotoğrafın kurgu (sahte) olduğu anlaşılır. Ve nereden geldiği araştırılınca da Tuncay Güney'e ulaşılır... Bu fotoğraf sahtekarlığı hakkında Mesut Yılmaz'dan başka Yaşar Okuyan'ın da bilgisi vardır.
Tuncay, Fethullah Gülen'in Zaman Gazetesi'nde çalışmış (yetişmiş) birisidir. Oradan; Mehmet Ali Ilıcak aracılığıyla Akşam'a aktarılmıştır.
Bu sahtekar, Kuzey Irak'a gideceğim, Talabani ile röportaj yapacağım diye Akşam Gazetesi'nden iyi bir para alır; gider; bir hafta sonra döndüğünde; Talabani'nin çok ötelerinde, ilgisiz bir yerde göründüğü bir fotoğraf vardır elinde. Röportajı da oturmuş; masa başında yazmıştır. Bu yüzden ikinci kez hırpalanır...
Tuncay; bununla da yetinmez... Akşam Gazetesi'nin arşivinde bulunan Susurlukçularla ilgili meşhur fotoğrafı çalar, Radikal Gazetesi'ne satar.... Ve bu anlaşılınca da kaçar...
İnanmayan varsa Tercüman Gazetesi Başyazarı Behiç Kılıç'a veya Akşam Yazarı Mustafa Dolu'ya sorabilir.
Tuncay Güney; şimdi Kanada'da imiş... Ve Yahudiliğe hizmet etmekte imiş... Tanrısal İsrail'in kurulması için çalışıyormuş. Yani Nil'den Fırat'a kadar uzanan toprakların Yahudi egemenliğine geçmesi için mücadele eden bir gönüllü imiş o. Dünkü; Yeni Şafak Gazetesi Tuncay'ın Yahudileştiğini haber olarak verdi de Ergenekon Savcısı'na sormadı: 'Ey Zekeriya Bey; böyle sahtekar ve yabancı ajanı birisinin ifadesine dayanarak sen nasıl iddianame hazırlarsın?'
Behiç Kılıç, diyor ki: 'Tuncay; sersem sepelek bir tipti. Bize Fethullahçılardan, Amerikan Elçiliği'nden, bazı askerlerden güya haberler getirirdi. Belliydi ki isteyen istediği gibi kullanıyordu.'
Bağlantıyı görüyor musunuz? Fethullah mektebinde yetiştirilen ve şimdi Yahuduliğe hizmet eden bir sahtekar var karşımızda. Bu kişiden alınan ifadeler kullanılarak Veli Küçük üzerinden Cumhuriyet Gazetesi ve İşçi Partisi terör örgütü üyesi gösterilmeye çalışılıyor.
Olayın Amerika'da pişirilip Fethullahçılar üzerinden polise (Polisteki Fethullahçı isimleri Aydınlık yayımlamıştı) ve adliyeye (Şu Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı hatırlayın) intikal ettirildiğini acaba anlayabiliyor muyuz?
Ve okuyucularıma bir soru: Savcı Zekeriya Öz, Tuncay Güney'in kimliğini anladıktan sonra iddianamesini değiştirmeli mi değiştirmemeli mi?

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Böyle bir parti kurulmamalıydı bile

26/3/2008 · Kategori: Siyasi Yazilar

Böyle bir parti kurulmamalıydı bile

AKP’liler ve işbirlikçileri Anayasa Mahkemesi’ni etkilemeye çalışıyorlar:

“Halkın %47’sinin oy verdiği bir partinin kapatıldığı hangi demokraside görülmüştür.”

İlk bakışta çok mantıklı gözüken bu itiraz aslında son derece çarpık bir faşist anlayışı yansıtmaktadır.

Hatırlanacağı gibi Tayyip Erdoğan Şeriatçı hareketin demokrasiyi kullanma taktiğini yıllar önce çok açık bir şekilde ortaya koymuştu:

“Demokrasi tramvay gibidir, ineceğiniz yere kadar biner gidersiniz.”

Herhalde bu söz kadar faşizmin demokrasiye yönelik evrensel tavrını güzel özetleyen bir özdeyiş yoktur.

Dolayısıyla demokrasi açısından skandal olan, %47 oy almış faşist bir partinin kapatılması değil, tam tersine o partinin bu noktaya kadar gelmesine izin verilmesidir.

Hatta Türkiye’de demokrasinin en büyük çarpıklığı böyle bir partinin kurulmasına bile izin verilebilmesidir.

Dünyada hiçbir demokrasi kendi devletini, anayasal rejimi, kamu düzenini ve demokrasiyi yıkmaya niyetlenen bir partinin kurulmasına izin vermez.

Bırakın izin vermeyi, böyle bir parti kurmaya cüret edenlerin ilk günden yakalarından tutulur, ya tımarhaneye ya da mapushaneye tıkılırlar.

Ancak Türkiye’de demokrasi adı altında öyle çarpık ve hukuksuz bir rejim işlemektedir ki; kendi devletine düşman, kendi ülkesinin sınırlarına karşı çıkan, kendi Cumhuriyetini yıkmak isteyen insanlar açıkça parti kurabilmektedir.

Parti kurmayı bir yana bırakın, önce belediyeleri, sonra merkezi iktidarı alabilmektedir. Ve en sonunda da Anayasa’yı da ortadan kaldırıp, tüm Cumhuriyet ve demokrasi güçlerini faşist bir dikta altına sokmayı tasarlayabilmektedir.

Bu garabete artık son verilmek zorundadır. Yoksa iş öyle bir noktaya gelmiştir ki, AKP kendisini yaratan demokrasi maskeli Batı uydusu bu garip sistemi de ortadan kaldıracaktır. Türkiye’de şekilsel demokrasiden bile eser kalmayacaktır.

 

Ali Özsoy

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Vıcık Vıcık Bir Siyaset

23/3/2008 · Kategori: Siyasi Yazilar

VICIK VICIK BİR SİYASET [ M. Zihni Çetiner  ]

12-Eylül-1982 seçimlerinden sonra iktidar olan Turgut Özal bir gün “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” demişti. İşte siyasetteki cıvıma, o gün başlamış oldu. Çünkü, toplumsal uzlaşmanın temel taşları olan anayasa maddeleri, çocukların oynadıkları yap boz değildir. Onunla bir kez oynamak, iktidarlara her an alışkanlık kazandırabilir. Nitekim,  seçim yasasını seçimden önce değiştirmek, iktidarlar için vazgeçilmez bir yöntem olmuştur.

         Günümüz iktidarı AKP, kurulduğu günden beri sorunlar yumağıdır. Partinin genel başkanı siyasette yasaklı olduğu halde partiyi kurmuş, başına geçmiş, yetkili mercilerin ihtarına karşın son ana kadar başkanlık görevinden ayrılmamış, seçim listelerine adını yazdırdıktan sonra yerini Abdullah Gül’e bırakıp seçime de katılamamıştır. Seçim sonrası, Baykal’ın himmet ve lutfu ile Siirt seçimini iptal ettirerek, haksız ve yasa dışı olarak listenin başına oturmuş ve yapılan ara seçimle de meclise girerek, başbakan olmuştur.

         Bu süreç başlamadan önce de AKP nin başı, ormanı tahrip etmek ve hazine arazisi üzerine inşaat yapmaktan hüküm giymiş biridir. Orman suçları, affı mümkün olmayan niteliktedir. Daha sonra İstanbul Büyük Şehir  Belediye Başkanı olduğunda, sayısız yolsuzluk ve zimmet suçlarından yargılanırken  milletvekili dokunulmazlığına sığınmış, seçimler öncesi Baykal’la birlikte katıldığı tartışmada dokunulmazlıkların kaldırılacağına dair de söz vermişti. Ama omuzlarında ağır suçlar yüklü bulunduğundan, bugüne değin dokunulmazlıkların kaldırılmasına asla yanaşmadı ve hiçbir zaman yanaşmayacaktır.

         Bu zihniyeti iktidara taşıyan güçler, gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır. R.T. Erdoğan’ın emperyalizme verdiği ödünlerle elde ettiği iktidarın tek bir amacı vardır. O da Laik Cumhuriyeti ılımlı İslam Cumhuriyetine dönüştürmektir! Bu işlevini bir anda yerine getiremeyeceğinden, AB kriterlerine sırtını dayayıp, İnsan Hakları ve Özgürlükler adına İslami yaşam tarzını gün be gün halka yansıtmakta ve özendirmektedir. Görüyoruz ki, kendileri iktidar olmadan önce cami önlerinde her Cuma Namazı sonrası Türban ve Filistin halkına destek amaçlı yapılan gösteriler birden bire kesiliverdi. Ama türban ülkenin her yerinde yeni bir moda misali yaygınlaşırken, kamu kuruluşlarında, özellikle kendilerine ait belediyelerde özgürleşiverdi. 22-temmuz-2007 seçimlerinden güçlenerek çıktıktan sonra ( ki, bu seçim de teknik olarak şaibeli) MHP nin yan desteği ile  türban lehine anayasa ve yasalara şah dedi.

         22 Temmuz seçimleri sonucu aldığı güçle yeni bir anayasa siparişini gündeme getirdi. Daha önce yapılan bu sipariş kendi ulusumuzdan önce ABD’ye gönderilerek denetime ve uygunluk tartışmasına açıldı. Hukuku guguklaştırıp kendi iktidarının devamını sağlamak tek amaç olunca, başbakan için gerisi lafı güzaftır. Anayasa ve hukukun üstünlüğü yerine, kendi çoğunluğunun iradesini millet iradesi olarak tanımlayıp “ben güvenceyim” diyebilmektedir. Kısaca R.T.Erdoğan “devlet benim” mantığını sürekli kullanmakta sakınca görmemektedir. Oysa ulusun iradesi tek bir güce dayanır; bu da anayasal güvencedir.

         Yargıtay Başsavcısı ülkede gelişen olayların bir dökümünü yaparak AKP ye  beklenildiği gibi beklenmeyen zamanda kapama davası açtı. AKP liler başta genel başkanları olmak üzere vurgun yemiş dalgıç gibi ne yapacaklarını şaşırdılar. Ilımlı İslamın kültür yöneticisi yaptığı sosyaldemokrat (!) kişi,  ihanetinin şaşkınlığı içinde, davayı Ergenekon davasının örtüsü ilan etti. Mostra bir kültür, yeni yasa değişikliklerin mostrası olarak karşımıza çıkmış bulundu. Böyle bir davranış hukukun üstünlüğü yerine, iktidar gücünü sayısal üstünlüğe dayalı  bir yönetimi, hukuk adına ülkeye musallat edecektir. Amaçlarının bir yansıması olan anayasa değişiklik istekleri, meclisteki sayısal güce sığınmaktan başka anlam içermemektedir. Partilerini kapanmaktan kurtarmanın yolunu, devleti laçkalaştırmakta aramaktadırlar.

İktidar adına anayasa ile oynamak, hiçbir iktidara hayır getirmemiştir. Bunu bildiklerinden, koro halinde karanlıkta ıslık çalar gibi bağırıp çağırmaktadırlar. Bu yük ağırdır, taşımak için güç ve çağdaş kültür ile bilgi ister. Dış güçlerin desteği ile ayakta kalınsa idi,  Osmanlı’nın son iktidarı bugün varlığını sürdürürdü. Zira, özgür ve bağımsız bir ulus işbirlikçilerini ve onları kullananları omuzlarında taşıyamaz. Bana tarih bunu öğretti. Beyler ne öğrendi, ben bilemem. 

 

http://www.68dayanisma.org/?page=duyurularv&event=1&ID=1280

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Tutuksuz Yargılama Yurt Dışına Çıkış Yasağı

23/3/2008 · Kategori:

Sağlık sorunları yaşadığı bilinen İlhan Selçuk, Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın da devreye girmesiyle "tutuksuz yargılanmak" üzere serbest ama ağır suçlamalar aynen devam.

 

Tutuksuz Yargılama Yurt Dışına Çıkış Yasağı

Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınan İlhan Selçuk, polisteki uzun sorgusunun ardından çıkarıldığı adliyede savcı Zekeriya Öz tarafından sağlık sorunları nedeniyle serbest bırakıldı. Savcı Öz, Selçuk için yurtdışına çıkış yasağı koydurdu.

Ergenekon soruşturması kapsamında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun da aralarında bulunduğu 12 kişiyle birlikte gözaltına alınan Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk serbest bırakıldı.

SAVCI SABAHA KADAR SORGULADI
Polisteki sorguları tamamlanan İlhan Selçuk ve Perinçek'in 4 koruması dün akşam Adli Tıp'ta sağlık kontrolünden geçirildi. İlhan Selçuk, sağlık kontrolünün ardından Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne götürüldü. Savcı Öz tarafından ifadesi alınan Selçuk'un sorgusu saat 01.30'a kadar sürdü. Selçuk'un serbest bırakılmasına karar veren savcının, Perinçek ve 4 korumasını sorgulaması ise sabahın erken saatlerine kadar sürdü.

SELÇUK "ERGENEKON ÜYESİ" OLMAKTAN YARGILANIYOR
Savcı Öz'ün Selçuk'un gözaltına alınma tutanaklarında ise, “Ergenekon terör örgütü üyeliği” suçlamasının yer aldığı bildirildi.

Perinçek ve Alemdaroğlu'nun operasyonun yapıldığı sabah erken saatlerde Almanya'ya gidecek olmaları nedeniyle operasyonun eşzamanlı olarak saat 04.00'te başladığı kaydedildi.

Ergenekon soruşturması kapsamında önceki gün saat 04.00'te gözaltına alınan Selçuk'un Emniyet'e getirildiğinde Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nün nezarethanesine konulduğu ancak ilerleyen saatlerde yine sağlık nedeniyle özel odaya alındığı belirtildi.

ERDOĞAN VE GÜL DEVREDE

Selçuk'un sağlık nedeniyle gözaltında herhangi bir rahatsızlık geçirme ihtimali üzerine Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan devreye girdi. Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın da Gül'ü arayarak, "Selçuk için ricacı" olduğu Hürriyet Gazetesi'nde yeraldı.

SUÇLAMALAR AYNEN DEVAM EDİYOR

Yurt dışına çıkış yasağı konulan İlhan Selçuk'un serbest bırakılması, hakkında suçlama bulunmadığı anlamına gelmiyor. Selçuk hakkındaki suçlamalar nedeniyle yargılanmaya devam edecek. Ancak "kaçma" ihtimali bulunmadığından ve sağlık sorunları nedeniyle bu yargılama "tutuksuz" olarak devam edecek.

Selçuk'un avukatı Atalay, dün saat 19.30'a kadar süren sorgunun ardından Emniyet'ten ayrılırken, gazetecilerin sorularını cevapladı. İhtiyaç ve dinlenme dışında yaklaşık 4 saat polise ifade verildiğini belirten Atalay, Selçuk'un fiziki ve psikolojik yorgunluğu dışında özel bir durumunun olmadığını anlattı.

TUTUKLANABİLİR AMA

Atalay, Terörle Mücadele Yasaları gereği kendisine suçlamalarla ilgili bilgi verilmediğine değinerek, "Suçlamaların bazılarının müvekkilimin köşe yazılarında kullandığı ifadelerle ilgili olduğunu öğrendik. 'Bu ifadlerle ne demek istedin?' gibi sorular soruldu." dedi. Soruşturma devam ettiği sürece, savcının, ifadesine başvurmak üzere Selçuk'u davet edebileceğini belirten Atalay, "Serbest kaldıktan sonra tekrar çağrılıp tutuklanması çok istinai bir durum." diye konuştu.

Öte yandan Selçuk ile birlikte aynı soruşturma kapsamında sorgulanan ve İstanbul Emniyeti'ndeki sorgularının ardından Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilen Yusuf Beşerik, Aykut Tokat, Aydın Gergin, Mahir Çayan Güngör ve Yusuf Tuncer de savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı.

Perinçek'le görüşen avukatı Mehmet Nuri Aytekin ise “Gayet sağlıklı ve iyi durumda. Adliyeye sevk edilmesi konusunda şu an bir planlama yok” dedi. Perinçek'in “Ergenekon terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla gözaltına alındığını kaydeden avukat Aytekin, “Gizlilik kararı olduğu için dosyayı görmemiz mümkün değil. İsnat edilecek başka unsurları biz de bilmiyoruz. Örgütün 'iç tüzüğü'nü yazdığına dair iddialara ben yanıt vereyim, deli saçması” şeklinde konuştu.

Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı eski DGM yargıcı Metin Çetinbaş da müvekkiliyle görüştüğünü, herhangi bir sağlık sorunu bulunmadığını, nezarethanede tutulduğunu kaydetti. Alemdaroğlu'nun avukatlarından Ali Sözen ise “Alemdaroğlu benim 30 yıllık arkadaşım. Özel avukatıyım. Gözaltına alınacağı aklımın kıyısından bile geçmezdi. Ben kendisine dava açılmayacağına inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Kürt İslamcılar'ın Soy Ağacı

22/3/2008 · Kategori: Siyasi Yazilar

Image Hosted by ImageShack.us Türk Solu'ndan alıntı

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Sıra Size Gelecek

22/3/2008 · Kategori: Siyasi Yazilar

SIRA SİZE GELECEK [ Bekir COŞKUN Hürriyet 22 MART 2008 ]
bcoskun@hurriyet.com.tr

Sıra size gelecek...


TÜM bu olanlara şaşırmayın.

Bunlar olacaktı.


Çünkü karşı devrimdir bu...

Niçin anlamıyorsunuz?..

*

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı hiçbir zaman sıradan siyasi çekişmeler değildi.

Rejimdi ortada olan.

Laik cumhuriyeti yıkıp, ABD’nin BOP projesi kapsamında "Ilımlı İslam" modelini kurmak isteyenler, masum maskeleriyle gelip saf kitleleri arkalarına alarak, önce siyasi iktidarı, yerel yönetimleri, bürokrasiyi... Peşinden bağımlı-bağımsız örgütleri-kurumları-kuruluşları ellerine geçirdiler.

Sonra en dibinden tepesine kadar devleti...

Sizler her sabah uyandığınızda bir başka parçanın "elden gittiğini" gazetelerden okumadınız mı?

Ya da o "Kanlı mı olacak, kansız mı?" sinyalini nasıl anlamadınız?

Adım adım geliyordu karşı devrim.

*

Ve uyuyordu Türkiye.

Gaflet de vardı, ihanet de...

Kimisinde; Batı medeniyetinden nefret eden dincilerin, Türkiye’yi AB’ye taşıyacağını umacak kadar ahmaklık...

Kimisinde; kendi çıkarını Türkiye’nin geleceğinden daha önde görecek kadar alçaklık...

Ama en çok; küçük pis hesaplar, değmez çıkarlar, basit ikbal beklentileri içinde olan aydınlar yaktılar Türkiye’nin canını. Biz onlara "aydınların ihaneti" diyorduk bu köşelerde.

*

Olan oldu.

Bu gördükleriniz; direnen, cumhuriyet devrimine ihanet etmeyen, boyun eğmeyen, yürekli, yiğit insanların temizlenmesi aşamasıdır.

Daha çok şey göreceksiniz.

Daha sabahlar çok beter haberlere gebe...

Sinmeyen, pısmayan, çocuklara sözü ve yüreği olan, vatana sevdalı insanların başlarına örülen entrikaları ve kirin-pasın içine sürüklenişlerini daha çok duyacaksınız.

Hálá anlamayan-görmeyen varsa...

Uzun sürmez...

Sıra gelecek.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

İbrahim Kaypakkaya

22/3/2008 · Kategori: Devrimciler

İbrahim Kaypakkaya (1949-1973)

İBRAHİM KAYPAKKAYA

1949 yılında Çorum'da doğdu. Babası yoksul bir emekçiydi. Okulundan arta kalan zamanlarda ailesine yardım ediyordu. Ama koyun gütmeye giderken bile yanına kitap kalem alıyordu. İlkokulu bitirince Ankara Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na yatılı öğrenci olarak başladı. Devrimci düşüncelerle de ilk kez burada tanıştı. Hasanoğlan'dan pekiyi ile mezun olunca İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na kaydoldu. Köyüyle ilişkisini hiç kesmiyor, her gidişinde dergi, gazete, kitap götürüyordu. O artık Çapa'daki devrimci çevrenin en önde gelenlerindendi. İlk bildirisini gericilerin saldırısına uğrayan Çetin Altan için kaleme alacaktı. Konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer ne varsa hepsini izliyordu. Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak kurulan Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kurulunca İbrahim başkanlığa seçildi. Bunun üzerin bir ay okuldan uzaklaştırma cezası aldı.

Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık gibi dergilere yazıyordu. Öğrenci hakları için verilen bir kavganın ardından bir grup arkadaşıyla birlikte okuldan atıldı.Önce bir otelde çalıştı, ardından matematik dersleri vererek geçimini sağlamaya başladı.

Eylemlerde hep en önde yürüyordu.

1960'ların sonunda "Demokratik Devrimciler" adı verilen ve TİP içinde muhalefet eden grubun içindeydi. Bu grubun gençlik içindeki örgütlenmesi Dev-Genç'ti. Dev-Genç içinde de bir süre sonra ayrılık çıktı ve İbrahim "Aydınlıkçı" grup içinde yer aldı. 12 Mart döneminde ise Aydınlıkçılardan, eylem anlayışı, Cumhuriyet dönemine yaptığı eleştiriler ve Kürt sorunu nedeniyle koptu. Askeri yönetim koşullarında TKP/ML olarak adlandırılan örgütün kurulmasına önayak oldu.

Malatya, Tunceli, Antep'te örgütlenme çalışmaları yürüttü. Köy göz gezdi, köylülere Çin, Vietnam ve Ekim devrimlerini anlattı.

Onun çalışma yaptığı köylerin yakınında Sinan Cemgil ve iki arkadaşı girdikleri çatışmada öldürülmüşlerdi. İhbarcının Kâhyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'in olduğunu ortaya çıkarttı. Ardından muhtar öldürüldü.

Muzaffer Oruçoğlu ve Ali Haydar Yıldız ile birlikte Tunceli yöresine geçti. 23 Ocak 1973 gecesi kaldıkları köy kuşatıldı. Ali Haydar vuruldu. Diğer arkadaşları kaçtı, Kaypakkaya da vurulmuştu. Köylerden aldığı yardımla bir süre yaralı olarak yaşadı. Vurulduğunun beşinci günü ise köyün öğretmeninin ihbarı sonucu tutuklandı. Buzlu derelerin içinde yaya sürüklendi. Ayakları donmuştu. Askeri hastanede ayakları kesildi. Sorgu ve cezaevi dönemi dört ay sürdü.

Delik deşik bedeni babasına 1973 yılının Mayıs ayında Diyarbakır Cezaevi'nde teslim edildi. *

KAYPAKKAYA, '68'İN İBO'SU

İbrahim Kaypakkaya... 12 Mart'ın ardından Diyarbakır Cezaevi'nde ölen genç bir devrimci. Ölümü hep karanlıkta kalan Kaypakkaya, bir kitapla yıllar sonra yeniden gündemde. Yaşamı anlatılırken dönemin ağırlığı da vurgulanıyor.

MUZAFFER ORUÇOĞLU

A niden gelip yanıma oturdu. Önümdeki kâğıda çizdiğim gül ve nargile marpucundan başımı kaldırıp baktım ki o. Gülümsüyordu her zamanki gibi. Duru su mavisinde ışıldayan çakıl saflığını çağrıştırıyordu bakışları. Kütüphanenin bende merak ve dinleme arzusu yaratan, o fısıltılı, malum köşesinden kalkıp gelmişti. Saatlerce okumanın verdiği bilgi yorgunluğuyla sağ avucuna gömdü alnını. Güle ve nargile marpucuna baktı.

"Farkında mısın bilmem," dedi, "bu okulda bir yığın değerli insan var. Bunlar, yağmurunu taşıyamayan kararsız kara bulutlar gibi gezinip duruyorlar."

Hiçbir şeyin farkında değildim. Ayıp olmasın diye kalemimi yatırıp, sandalyeme yaslandım. Kesat ve dilsiz bir iklimle dinlemeye koyuldum.

"Bunlar, Köy Enstitüleri ruhunun henüz kaybolmadığı öğretmen okullarının en başarılı öğrencileri olarak seçilip buralara gönderildiler," diye sürdürdü. "Her biri birer yağmur yüklü buluta benziyor. Bütün mesele, bunların bereketlerini bereketli topraklara boşaltmalarıdır."

Zamanın dışında yaşayan ve esnemeyi seven bir insan olarak aklımı biraz zorladım. Sözün özündeki ateşi sezinler gibi oldum. Kendi yüreğinden her daim bir adım önde yürüyen bu adamın beni örgütlemeye geldiğini anladım.

Aradan bir ay geçti. İçime uçurum suskunluğu çöktü. On kişi olduk. Kanadını mum alevinde yakmayan pervanenin aşkı nicedir diyerek, Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun Çapa şubesini, on kişi olarak kurduk ve ABD'yi hedef alan bir kuruluş bildirgesi yayınladık.

Kısa bir zaman sonra müdür bizleri çağırdı, durumu sordu ve tümümüzü disiplin kuruluna verdi. Ahmet Kabaklı, Nihat Sami Banarlı gibi tanınmış hocaların içinde yer aldığı kurul, okuldan ihraç kararına vardı. Durumu öğrenince babamın sesi çınladı kulaklarımda: "Rahat durmadın, köpoğlu köpek! Şimdi ne halt edeceksin, koca İstanbul şehrinde!"

Ivır zıvırımı torbalayıp okulun önüne çıktım. Yaptığımız işin doğru olduğuna inanmama rağmen, yine de bir kuşku vardı içimde. Mevsimsiz prensiplerin kurbanı olup olmadığımı anlamaya çalışıyodum. Başımı çevirip bir baktım ki gülümseyerek geliyor. Yanında birkaç "atılmış"la yaklaştılar.

"Ne o, çok çabuk binmişsin Amentü gemisine, cennette bekleyenin mi var?"

"Sokakta kaldık, sorun olduk," dedim.

Kikir kikir güldü. Sağ elini omuzuma koyarak, "bu halk bizi besler," dedi, yeter ki sorun olalım. Sorun olmaktan korkan insan aç kalır, sorunları çözemez." Bakışları disiplin kurulunun karar aldığı odanın penceresine çevrildi. "Bunlara acıyorum," diye mırıldandı. "Bunlar, çocukların işaret parmaklarından korkuyorlar. Çocukların soru sorması kadar güzel bir şey var mı yeryüzünde?"

Bu halk bizi besler'e bakıyordum ben. Çarpık adımlarla karşıdan karşıya geçen birkaç kişinin dışında kimsecikler görünmüyordu. Anamın yoksullar için söylediği, "ekmeği kuru, ayranı duru," sözü yankılanıyordu içimde.

Grevler, köylü mitingleri, toprak işgalleri derken, Türk Solu dergisinin yazı kurulunda yeniden bir araya geldik. Her zamanki gibi gözünün kuyruğuyla süzerken gülümsüyordu şirin şirin. Güzel şeyler yapmanın verdiği rehavetle,

"Eeeee anlat bakalım Hacı Fışfış, yaşamla aran nasıl" diye sordu.

"Fena değil," dedim. "Yaşamımı mide kıyıntısı ile moloz döşek arasında sıkışmaktan kurtardım. İyi oldu.. Köçek fistanı gibi renklendi ruhum."

Keyfinden gözlerinin içi ışıldadı. Sözlerimin gerçek anlamlarıyla değil de çağrıştırdıklarıyla daha çok ilgilenir gibi bir hali vardı.

"Yaşadığımız pratik, ortak yönlerimizi keşfetmemize ve çoğaltmamıza yardımcı oluyor. Yalnız adamlar olmaktan çıktık. Sır kumkuması, kesirsiz, mükemmel insanlar değiliz artık. Lakırdıyı ağzımızda çiğnemiyoruz. Yalın ve doğrudan bir tarza doğru yaklaşıyoruz. Tartışmaları kökten sürme, yaşayan düşüncelerle kaliteli hale getirmeye çalışıyoruz."

Ciddi şeyler söylemesine rağmen sesinde içtenlikli, içli bir alay arzusu vardı. İyimserliğini, bilgisinin ve pratiğinin zemini haline getirmişti.

"Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki marsıvan eşeği bile değişmek zorunda kalıyor," dedim. "Anlam kazanmayan bir tek kıpırtı kalmadı. Deli alacasındayız."

"Doğru," diye onayladı. "Bizi bu hale getiren, ülkenin ve dünyanın durumudur. Hayat, kelini körünü toplayarak iki ayağının üzerinde doğrulmaya çalışıyor. Kültür Devrimi ve Vietnam direnişi, dünyanın kabuğunu çatlattı, özneye dönüştürdü bizi. Güç olmanın zamanıdır."

Öğrenci hareketlerinin dışındaydık. Ben köylü, o ise işçi hareketleriyle yakından illgileniyordu. Kitle hareketleri, 15-16 Haziran işçi direnişiyle doruk noktasına erişti. Bunu 12 Mart darbesi izledi.

Uçurumdan gelen seslere kulak verdim. Karşı zirvelere sis çökmüştü.

"Ekmek torbalarımız dibe vurdu," dedim. "Kitaplar ve zirve sisleriyle başbaşa kaldık. Halk denilen deryanın kıyısındayız. Derya bizim içimizde ama biz deryanın içinde değiliz. Korkuya kesmiş, sessizleşmiş bir deryanın kıyısındayız...

Elindeki çöple, ayağına büyük gelen kara lastiğin burnunu kurcalıyordu. Kasketi yana kaymıştı. Kiremit kızılı kıllar basmıştı çenesini.

"Darbe, ülkenin mumlarını tek tek söndürüyor," diye mırıldandı. "Mumu sönen bir halk homurdanır, acı çeker. Sessizliği derinleştiren bu öğelerdir."

Sessizleştik. Avurtları çökmüştü. Mantığıyla hesaplaşan mağrur bir inatın egemenliği altındaydı sesi. Güzel günlere olan inancının dışında, her şeyini yitirmiş gibiydi. Derviş sessizliğiyle dinliyor, sağ göz kapağını hafif indirerek, kararlı ve kesin konuşuyordu. Zirvelerden inen sislerdeydi bakışlarımız.

Kafasının arkasına ve ensesine saplanan saçma yaralarından ve kurşun sıyrığından ılık kan sızıyordu kara. Derinleşen acılarda ve tüfek seslerindeydi kulakları. Kafasının kanlanmış kara batan tarafını kaldırmak isteyince, yaklaşan ayak seslerini duydu. Başucuna dikilen askerleri dinlemeye koyuldu.

"Kafası parçalanmış. Silahı yok. Çevirin, ceplerini yoklayın. Kimliğine bakın."

Sırtüstü çevrileceğini anlayınca gözlerini yumdu. Kar, kan ve ter karışımı yüzde taşlaşan şafak aydınlığına baktılar. Soluğunu kıstı, iç gözleriyle bakışları izledi. Koynuna dalan ellerin soğukluğundan ürperdi. Cüzdanın çevrilen ilk sayfasından buz mavisi bir ses yükseldi.

"Haydar Mecit. Bu da kimmiş? Köylülerden birisi olmalı."

Ölüyü bırakıp, kendilerini uçurumdan aşağılara atanların peşine düştüler. Uzaklaşan ayak seslerini hassasiyetle izledi ölü. Şafak ayazının uyuşturduğu ellerini açlığına ve acılarına bastırarak doğruldu ve yaralı bir kurt hırsıyla olay yerinden uzaklaştı sendeleye sendeleye.

Bir arkadaşla birlikte kendimi uçurumdan aşağı atmış, yuvarlana yuvarlana gelip buzlu suda konaklamıştım. İki saat sonra, sabah güneşinin ışıldattığı karşı zirvedeydik. Yırtıcı kuşların gübreleriyle renklenen bir kayanın üzerinde oturmuş, olay yerine, Vartinik'e bakıyorduk. Müfrezenin silahsız bir grubu bastığını ve kimseyi ele geçiremediğini sanıyorduk. Halbuki A. Haydar Yıldız vurulmuş, İbo ise yaralı haliyle kaçmıştı.

Köylüler, bitkin, kanlı ve sararmış benziyle kapıyı çalan ölüyü görünce dehşete kapıldılar ve onu içeri almak zorunda kaldılar. Yaralarını temizleyip karnını doyurdular. Büyük lastik ayakkabısının içindeki karları çıkardılar, çoraplarını ocak başının üzerinde kuruttular ve ona hemen evi terkedip gösterecekleri mağarada kalmasını söylediler. Ayaz karanlığı, karanlık ise gökyüzünü ve dağları yutmuş gibiydi.

Mağara, dayanılmaz derecede soğuktu. Karanlığı ve kıpırtıları soluyarak bekledi. Donacağını düşündü. Sızlayan yaralarını dinledi. Mağarayı terkedip kara ve karanlığa karıştı. Bu sefer bir öğretmenin evindeydi. Yaraları buzlanan, yanaklarının kılcal damarları patlayan bu garip ölüyü, sıcak bir misafirperverlikle ağırladı öğretmen. Ve sonra durumu, el altından müfrezeye bildirdi. Zaten Ölü'yü aramaya çıkmıştı müfreze.

Müfrezenin pür silah eve girdiğini gören Ölü, inadına ve soğukkanlılığına halel getirmeksizin gizlenmiş derin bir irkilişle ayağa kalktı.

"Hiç kimse kanundan kaçamaz. Seni Haydar Mecit sanmıştık, dirilip kaçınca İbrahim Kaypakkaya olduğunu anladık. Maceran burada noktalandı."

Ödünsüz, dik bir duruşla tartışmaya koyuldu müfrezeyle. Hayretten donakaldı köylüler. Tartışma kelepçeyle noktalandı. Bir gün önce bir sırığa bağlanarak dağdan indirilen bir ölünün sırık izine düşüp, buzlu ve çetin bir dere yolculuğuna çıktılar. Ayağındaki ayakkabı, müfrezeyle birlikte katetmeye çalıştığı Kutuderesi'ni içine alacak derecede büyümüş ve sulu karla dolmuştu. *

İFADENİZ Mİ NEYİNİZ VARSA ALIN; OĞLUMUN CENAZESİNİ VERİN...

Binadan koşar adımlarla çıkan yarbay cipin yanına geldi. Ali Kaypakkaya'ya inmesini söyledi. Birlikte aynı binaya girdiler. Bir koridordan geçtikten sonra yarbay, Ali Kaypakkaya'yı bir odaya aldı.

İçeride beyaz önlüklü bir adam vardı. O adamı görünce bu kez Ali Kaypakkaya'nın içi kararmış "İbrahim belki de hasta, yine hastaneye yatırdılar, bu adamların telaşı bundan" diye düşünmeye başlamıştı.

Beyaz önlüklü adam, Ali Kaypakkaya odaya girince telaşlı ve tedirgin davranışlarla ona "otur şuraya, buyur sigara yak..." demiş paketinden sigara uzatmıştı.

Ali Kaypakkaya ne sigara aldı, ne de oturdu. Odada aşağı yukarı dolanmaya başladı.

O sırada birden kapı açıldı. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay yanında bir albay, hastane müdürü ve bir-iki subayla içeri girdiler.

Şükrü Olcay yukarıdan aşağıya Ali Kaypakkaya'yı süzdü, "Sen İbrahim Kaypakkaya'nın babası mısın" diye sordu.

Ali Kaypakkaya "Evet" diye yanıtladı onu.

Sonra Şükrü Olcay kesin ve katı bir sesle "Bunu birdenbire söylemek olmaz, ama ben söyleyeceğim; İbrahim öldü...." dedi.

Ali Kaypakkaya'nın birden bütün kanı çekildi. "Anlayamadım..." diye kekeledi.

"Oğlun öldü diyorum" diye sözünü yineledi Şükrü Olcay.

Ali Kaypakkaya şaşkın ve birden bembeyaz olmuş yüzü altından "Neden ölsün benim oğlum, ölmez o..." diye karşılık verince... "Öldü diyorum, işte öldü o..." diye kesip attı Şükrü Olcay.

Ali Kaypakkaya bu kez garip bir şekilde hareketlenmiş ve sanki boğulmak üzere olan bir insanın çırpınışlarıyla bir yandan yutkunuyor bir yandan ceplerini karıştırıyordu. Sonra cebinden mektubunu çıkarıp "işte yazdığı mektup beni çağırıyor, ölmez benim oğlum, hasta değildi, sağlığım yerinde diye yazıyor" diye bağırmaya başlamıştı.

Şükrü Olcay "intihar etti, oğlun intihar etti..." diye bağırarak karşılık verdi ona. Ali Kaypakkaya ise kesik kesik yanan yüreğini dışarıya vuruyordu: "Hayır, hayır oğlum öldürüldü, oğlumu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu döve döve öldürdünüz, oğlumu siz öldürdünüz..."

Odadakilerden birisi "sus, yoksa haddini bildiririz" diye kesti Ali Kaypakkaya'nın yakarışlarını; gözdağı verdiler ona.

Ali Kaypakkaya bir aralık suskunluktan sonra, içli ve acılı bir sesle "verin benim cenazemi, ifadeniz mi neyiniz varsa alın; oğlumun cenazesini verin..." dedi.

İlkin "vermeyeceğiz, biz gömeriz" dediler. Bu söz üzerine birden yırtıcı bir sesle Ali Kaypakkaya "Cenazemi vermezseniz bir adım gitmem" diye diretti.

Şükrü Olcay bu sıra beyaz gömlekli adama dönerek "Şuna su verin" dedi. Ali Kaypakkaya "suyunuzu falan istemiyorum, oğlumun cenazesini istiyorum, onu dişimi tırnağıma takıp büyüttüm, bir gecekondum var, şimdi onu satıp oğluma harcayacağım, köyüme götüreceğim..." diye karşılık verdi.

Şükrü Olcay çevresindekilere "Muamelesini yapın" deyip döndü ve çıktı odadan.

Sonra Ali Kaypakkaya'yı getiren yarbay onu tekrar alarak dışarıya çıkardı. Oğlunu görmek için Diyarbakır'a ilk indiği gün kapısından çevirdikleri Askeri Hastane'ye geldiler.

Orada Ali Kaypakkaya'ya yapması gereken birtakım işlerden söz ettiler. O da gidip belediyeden bir "müsaade kâğıdı" aldı. 430 lira verip bir tabut seçti. 70 liraya kefen satın aldı.

Kefen katlanırken, yolda gelirken kurduğu düşleri, oğlunun çocukluğunu, gözü önüne gelen kundağını, onu kucağına alışını anımsadı.

Sonra bir hamal tutarak tabut ve kefeni ona verip hastaneye döndüler.

Belediye memuru "taşınabilir" diye bir kâğıt imzalayıp verdi ona. Bir yer gösterip oturup beklemesini söylediler.

Oğlu yaralı yattığı günlerde, yüzünü göstermedikleri koridorlarda, şimdi onu görmeyi bekliyordu.

Bir süre sonra İbo'yu buzdolabından çıkardılar. Ali Kaypakkaya'ya "işte oğlun hazır" dediler. Kafadan kesikti. Karnı, kolları, bacakları ve kaba etleri yarılmıştı. Parça parça edilmişti İbo. Gövdesi delik deşikti. "Otopsi" diye mırıldandı onu buzdolabından çıkaran adam. "Peki ya bu delikler ne?" diye söyledi Ali Kaypakkaya. Ses etmediler.

Oğlunun karşısında sanki kanı kurumuştu Ali Kaypakkaya'nın, Karşısında o yiğit, o dal gibi oğlu yerine, kesilmiş, delik deşik edilmiş insan parçaları duruyordu. Boğazı ve gırtlağı tamamen çürümüş ve simsiyahtı. Sanki çembere alınmış da sıkılmış gibiydi. Daha sonra da kesilip parçalanmıştı boğazı. Omuzlarında, göğsünde sürüyle delik vardı.

Görüntüler karşısında İbo'yu tabutuna yerleştiren hamal ağlamaya başlamıştı. Ali Kaypakkaya ona parasını vermek istemiş, adam almamıştı. "Bu bizim insanlık görevimiz" demişti. Nöbetçi erler ve hastabakıcılar Ali Kaypakkaya'yı yatıştırmaya çalışıyorlardı.

Gelirken İbo'ya vermek için yanına aldığı 1200 liradan 550 lira kalmıştı.

Gidip bir taksiyle pazarlık yaptı. Taksici parayı peşin istedi. Sonra Ali Kaypakkaya'ya "Uçağa götür" dediler. Arkasından hep birileri geliyordu.

Uçakta 240 lira tabut taşıma parası aldılar. Cebinde kalan diğer parayı bilete verdi. Çıkışmayan kısmı için "Arkasından gelenlerin" araya girmesiyle "sonra alırız" dediler.

Oradan Ali Kaypakkaya'yı havaalanına getirip polise teslim ettiler.

Havaalanında uçuş bekleme salonuna alınırken arama kabininde Ali Kaypakkaya'yı arayan polisler, onun ceplerinden oğluna getirdiği ve İbo'nun savunması için babasından istediği bildirileri buldular. Evirip çevirip bakıyorlar ve söyleniyorlardı. Ali Kaypakkaya "Onları oğlum istemişti, savunması için gerekiyormuş, ona getirmiştim" diye açıkladıysa da, polisler "Yok efendim yok, bunlar suçtur, yasaktır, madem oğlun öldü, yorgan gitti kavga bitti deyip bunları yırtacaktın, seni suçlu olarak alıkoymamız gerekiyor..." diye bağırdılar.

Ali Kaypakkaya bu davranış karşısında polislere "Oğlum ölmüş, bildiriyi nasıl düşüneyim, sabah beri bir dilim ekmek bir yudum su canıma girmemiş" diyerek kendisini bırakmalarını söylemiş, oradaki bir kadın polisin araya girmesiyle Ali Kaypakkaya'yı bırakmışlardı.

Uçak Ankara'ya indiğinde Ali Kaypakkaya'yı iki yüzbaşı karşıladı. Onunla taksi tutmaya çıktılar. İbo'yu taksiye yerleştirip bağladılar.

Önde İbo'nun bağlı olduğu taksi, arkada "takipçilerin" arabası evin önüne geldiler.

Babası İbo'yu evine taşıdı. O gece evinde onun başında bekledi. Başı avuçlarında düşündü durdu, yaşlandı durdu oğlunun başucunda. Sabah erkenden gidip bir minibüs tuttu. Ve oğluyla birlikte köylerine geldi.

İbo ile birlikte "takipçiler" de köye geldiler.

Çevre köylerden İbo'nun köye geldiği şaşılası bir biçimde kısa sürede duyulmuştu. Onu duyanlar öbek öbek uğurlamaya geliyordu. Evin çevresi bir anda köylülerle dolmuştu.

Mezarlığın karşısından geçen büyük yoldaki benzincinin lokantası önünde "takipçilerin" arabaları duruyordu. Takipçiler orada oturmuş uzaktan köyü ve mezarlığı gözlüyorlardı... *

NİHAT BEHRAM

("İbrahim Kaypakkaya" kitabından,

Umut Yayıncılık, 2. baskı 1996)

KASKETLİ FOTOĞRAF

Yıl 1971. 12 Mart askeri darbesinin ardından 26 Nisan 1971 tarihinde sıkıyönetim ilan edildi. Arananlardan birisi de bendim . İbrahim Kaypakkaya Ankara'daydı. Birlikte Güneydoğu'ya gidecek ve Aydınlık hareketini örgütleyecektik. Benim kimlik sorununu çözmek için İbrahim'in köyüne gitmeye karar verdik.

Önce İbrahim'lerin Ankara Mamak NATO yolu üzerindeki evinde birkaç gün kaldık. Sonra Çorum yakınındaki Karakaya köyüne gittik. İbrahim'in babaannesi bizi Karakaya köyünde ağırladı. Daha sonra örgütlenme çalışmaları yürütmek üzere Malatya'ya doğru yola koyulduk.

Malatya'da tanıdıklarımız sınırlıydı. Bunlardan birisi de daha önce siyasi nedenlerle tutuklanmış, tüm devrimcilerin dostu Süleyman Kırteke'ydi. Kırteke'nin bir akrabasının evinde kalırken onu çağırdık. Bize yardımcı olmasını istedik. Her ikimize de kılık kıyafet ayarlamak gerekiyordu. İbrahim'in, yıllarca poster olarak kullanılan ünlü kasketli fotoğrafı işte bu sırada çekildi. Süleyman Kırteke, şapkalı fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:

''12 Mart askeri darbesinden sonraki günlerdi. Solun bilinen isimleri, Malatya'ya örgütlenmek ve gizlenmek için geliyorlardı. Biz de gelenleri önceden belirlediğimiz köylere ve mekânlara yerleştiriyorduk. Tam gününü hatırlamıyorum ama, sanırım Kürecik dağları kar alacasıydı İbrahim Kaypakkaya'yı Hallahort Mehmet Ali'nin evine götürdüğümüzde. Akrabalarımızdan İbrahim Erdoğan beni aramış ve evlerinde iki misafirimin olduğunu söylemişti. Oraya gittiğimde karşıma daha önceden tanıdığım Oral'la, Dev-Genç'in son kurultayında tanıdığım İbrahim Kaypakkaya çıktı. Sorun aynıydı. Önce tebdili kıyafet sonra kimlik . Ben üstümdeki elbiseleri Oral'la değiştirdim. Kaypakkaya'ya ise ilginç bir kıyafet denk düştü. O günlerde akrabam İbrahim (Erdoğan)'lerin evinde alacak-verecek meselesi nedeniyle İran'dan getirilip rehin tutulan bir İran'lı genç kalıyordu. Onun kıyafetlerini İbrahim'e uygun gördük. Gencin adını da hatırlıyorum: Feyzullah.

Feyzullah'ın üzerindekileri çıkarıp İbrahim'e giydirdik. O ünlü kasketi de kafasına geçirmişti, Malatya Mücelli caddesindeki evin hemen karşısındaki Foto Kemiksiz'e gittik. Fotoğraflar çekildi, kimlikler hazırlandı. Bundan sonra Mehmet isimli bir arkadaş İbrahim'i Hallahort Mehmet Ali'ye götürdü. Daha sonra sembol olan kasketli fotoğrafın kısa öyküsü bu. Dikkat edilirse Kaypakkaya'nın başındaki kasket Türkiye'deki kullanılan kasketlere benzemez. Sebebi o İran'lı Feyzullah'ın kasketi olmasındandır.'' *

ORAL ÇALIŞLAR

(Turhan Feyizoğlu'nun

"İbo" kitabından)

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

İlhan Selçuk'un Neden Gözaltına Alındığı Ortaya Çıktı

22/3/2008 · Kategori:

 cumhuriyet başyazarının gözaltına alınma sebebi 

İlhan Selçuk'u neden gözaltına alındığı ortaya çıktı. İşte Selçuk'un gözaltına alınma gerekçesi...

Ergenekon soruşturması kapsamında aralarında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ve Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi İlhan Selçuk'un da olduğu 12 kişi gözaltına alındı. Star Ana Haber'de verilen habere göre, Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün, İlhan Selçuk hakkında düzenlediği gözaltı emrinin gerekçesi ortaya çıktı.

Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı ve İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk'un, “Örgüte üye olmaksızın örgütün amaçlarını bilerek örgüt adına vazife yüklenmek” suçundan gözaltına alındığı açıklandı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »